Memed Fahracı

1. Sence sanatçı mı doğulur yoksa sanatçı mı olunur?

Bu soruyu muhafazakâr ve kategorik buluyorum. Çünkü insan, bütün rollerden ve etiketlerden azade doğar. İnsan nasıl berber, terzi veya doktor doğmuyorsa sanatçıda doğmaz. Evet insan belirli melekeler ile doğar ama o melekelerin büyümesi, geliştirilmesi ve onları nasıl ortaya koyacağı daha sonraki süreçlerle ilgilidir. İnsanın hangi niteliklerle donanacağı kendisi kadar toplumsal yapı, geleneksel öğretiler belirleyici olacaktır.  Özetle Sanatçı doğulmaz, sanatçı olunur. Sanatçı olma durumu salt yetenekle kazanılan, bir edim değildir. Düşünce becerisinin gelişmesi kalıcı kılınması, imge dünyasının zenginleşmesi ile ilgilidir. Sanatçının salt yetenekle tarif edilmesi, sanatçı ile zanaatçıyı eşitlemek olurdu.

2. İleride örneğin ’ressam’ ya da ’heykeltraş’ olarak mı anılmak istersin yoksa ’sanatçı’ olarak mı? Neden?

Sanatçı olarak anılmak isterim. Çünkü günümüz dünyasında sanatçıyı, sahip olduğu pratikle tanımlamak sanatçının, günümüz anlam dünyasında pek bir karşılığı yok. Sanatçı birden fazla disiplinle iletişimde olan, imge dünyasını farklı disiplinlerden beslenerek çoğaltan, büyüten genişleten komple ve komplike bir yapıya sahip biridir artık. 

Resim, Heykel, Mimarlık, Dans, Müzik Performans gibi birçok sanat alanı (Disiplin) sınırları veya çerçevesi belli birer alan (Disiplin) olmaktan çıkmış. Her bir alanın (disiplini) sahip olduğu manifestolar kevgire dönmüş vaziyette. Artık alanlar arasında (disiplin) hesaplanamaz derecede geçişler yaşandı ve yaşanmaktadır. Her bir alan kendisini yeni baştan tanımlama ihtiyacı duymaktadır. Günümüz sanatçıların çalışma tezgâhlarında veya masalarında farklı disiplinlere ait veriler, kaynaklar barındırıyor olması, Sanatçının saf yeteneğinin yaşadığımız dönemi, anlatmakta yetersiz kalacağının bir işareti gibi. Sanatçı artık salt saf yetenekten oluşmuyor. Sanatçıyı saf yetenekle tanımlamaya çalıştığımızda, onu çok yetenekli bir zanaatçıdan, muhteşem sandalyeler üreten bir marangozdan ayırt edemeyiz. Çünkü sanatçı objeler üretmekten çok, bir imgeler üretme ve o imgeler üzerinden hayatı, zamanı ve yaşamı provoke ederek zamanın ruhunu iğdiş etmekle meşgul ve bunu kendisine problem edinendir.

3. Sadece sanat yaparak ’hayatta -ve sanatta- kalmak’ ve üretken olmak mümkün mü senin için? Sanat yaparak hayatta kalmayı başarıyorsan, bunu nasıl mümkün kılıyorsun?

Hayatımı sanat yaparak kazanmıyorum. Kendime öyle bir (başarı) öyküsü yaratma konusunda hiçbir zaman böyle motivasyona sahip olmadım. Benim için sadece sanat yaparak hayatta kalmak mümkün olabilirdi ama tercihimi o yönde kullanmak istemedim. Ama elbette her şeye rağmen sanatta kalmak mümkün. Hayatımı sanatla kazanmadığım için üretkenlik konusunda bir sorun yaşamıyorum. Bana neyi üretmen konusunda salık verecek birileri veya bağlı olduğum bir galeri yok. Zamanın ruhunu gözetmemi gerektirecek söz konusu bir durumda olmadı. Kendimi bu konuda çok rahat hissediyorum. 

Aslında sorunun kendisi oldukça çetrefilli. Sanatı ve sanatınızı nasıl tanımladığınız. Bu soruya vereceğiniz cevaplarla birebir ilişkilidir. Sanat para kazanma yolu mudur? Sanat, hayatını kazanma veya artı değer oluşturma alanı ise o zaman onu (sektör) olarak tanımlamak gerekmiyor mu?   Peki, sektör dediğimiz ekonomik yapının dinamikleri ile sanat alanının dinamikleri aynı yerde, hayatta kalabilir mi? Sektör bir artı değer oluşturma olanı olduğundan, sanatçının ürettiği her şey, biçim, duygu, hikâye, sektör dişlilerinden geçerek, ekonomik değere dönüştürecektir. Piyasası olan, piyasası olduğu içinde dolaşımı olan, dolaşım fırsatı buldukça yine piyasası artan, içerikten bağımsız, sanatçısını markaya dönüştüren, izleyici ile piyasa değeri açısından iletişim kurmaya başlayan bir yapıta dönüşecektir. 

Sanatçı ve ürünü artı değere dönüştüren piyasa-sanat sistemi sanatçının üretme özgürlüğünü elinden alarak, onu seri üretim yapan bir fabrikaya dönüştürecektir. Bu durum sanatçının üretimlerini herhangi bir meslekte üretilen bir objeden farksız kılmayacaktır. Herhangi bir marka tarafından üretilen ve retinaya hitap eden sandalye, ne kadar sanat ise sanatçının ürettiği de o kadar sanat olacaktır. Sonuç olarak piyasa-sanat çarkının içinde olmak bir tercih. Ve buna elbette saygı duyulması kanısındayım. Fakat bu sefer sanatçı söylemlerini ve sloganlarını, içinde bulunduğu piyasa-sanat çarkına göre seslendirmeli ve atmalıdır. Eğer ki sanatın ekonomik değerden çok, bir anlam alanı olduğunu söz ediyor ve savunuyorsak.  Burada yapacağımız en büyük aksiyom sanatçının önüne çıkan her davet veya etkinliğe yapıt üretmemesidir. Görünürlüğünü azaltma riskini göze alması olacaktır. Sanatçının, fason mal üreten herhangi bir atölyedeki bir ustadan farksız olarak sürekli üretmesi ve ya görünür olmak için buna ihtiyaç duyması ve buna sanatın gerekliliği gibi inanması, onu bir sanatçıdan çıkararak bir fabrikaya dönüştürecektir. Oysa sanatçı ona sunulan her duvara veya salona eserini yerleştirme huyundan vazgeçip üretmeme riskini göze alırsa, sanatının daha da anlam kazanacağını düşünüyorum. Üretme tercihlerini piyasa değil toplumsal aksiyomlar ve sanatçının kendisi belirlemelidir.

4. Sanatsal ifade özgürlüğünün engellenmesi veya sınırlanması (kimlik, toplumsal cinsiyet, kuir vb.) bağlamında sansür ve oto sansür konusunda ne düşünüyorsun? Üretim yaparken sansür ile karşı karşıya kalıyor musun?

Bu konuda sorumlu ve duyarlı her sanatçı gibi sorunlar yaşıyorum. Gittikçe artan baskı, hareket ve söylem alanlarının daraltıldığı zamanlardan geçiyoruz. Bir sanatçı olarak kendime göre geliştirmiş olduğum savunma, kaçış hatta bazen görünmez yollar bulmaya çalışıyorum. Süreci normalleştiren ve kendimi özgür hissetmediğim, samimiyeti yakalamayacağımı düşündüğüm hiçbir ortam veya etkinliğe katılmıyorum. İş üretmiyorum. Sanatımın konuşmayacağı, çığlığını atamayacağı bir yerde var olmamasına özen gösteriyorum. Bu bir zayıflık veya baskıya karşı silikleşme hali gibi görünse de. Sanatçının görünürlük kaygısı-arzusu, sansür ve baskının bir tür normalleşmenin önünü açmaktadır. Bu anlamda sanatçının üretmeme tercihi bir direnme biçimi olabilir. Bu tip durumlarda sanatçı rolünden çok, sorumlu bir vatandaş olarak hareket etmenin benim için çok daha anlamlı olduğunu söyleyebilirim.  

Sokakta direnenlerin yanında olmak, sanatçının sanatını sokağa taşıması, atölyede, masa başında üreteceğimiz en güçlü çalışmadan bile daha güçlü etkiler yaratabilir. 

Demokratik olmayan yönetimler, topyekûn sanatla birlikte hayatı da öldüren yapıya sahiptir. İlk başta kişisel zevklerimizi, sevme biçimlerimize, duygularımıza ve bizi özgür hissettiren ne varsa ona saldırır. Estetik ve güzel algılarımızı yıkmaya dağıtmayı amaçlar. Bundan dolayı muktedirin saldıracağı ilk yerlerden birisi de tercihlerimiz, zevklerimiz, pratiklerimiz ve üretimlerimiz, yani sanattır. Çünkü sanat bir tahayyüller alanıdır bu anlamda sınırsızdır. Bu sınırsız imge dünyası, muktediri, en fazla korkutan olandır. Sanatçı bunun farkında ve risklerini alabilecek nitelikte ise, sanat veya sanatçı, muktedire karşı yıkıcı bir güce dönüşebilir.

Lakin durum, sanat ve sanatçılar için bu kadar kolay değil. Sanat direngen olduğu kadar, kırılgandır da. Çünkü sanatı var eden koşullar, bağımsız ve kendi başına hareket eden bir yapıya sahip olmayabilir. Sanatçının tercihi, sanatın nereye everileceği konusunda en belirleyici etkendir. Bundan dolayıdır ki sanat her daim direnmelerin, karşı durmaların ve hakikati seslendirmenin alanı olmayabiliyor. Bu da sanatı bir hayal kırıklığı alanı kılabiliyor. Bağlantılar, sponsorluklar, himaye sistemi, görünürlük ve popülerlik kaygıları, akademiye sıkı sıkıya bağlılık, konfor alanını terk edememe, bunların hepsi sanatın düşündüğümüzün dışında ve albenili-davetkâr eril bir mecraya dönüşmesine neden olan etkenler. Hepsi, geleneksel kültürel kodlar ve muhafazakâr politik sularla yıkanmış, sözde temizlenmiş ve bir gereklilikmiş gibi önümüze serilmiş sekter yapının dinamikleri. Sanatçı bu dinamiklerin yarattığı ortamdan ne kadar uzak durur ve bağlantısız kalmanın yaratacağı özgür alanlara inanır ve kaçarsa, kendi sanatının ne kadar güçlü ve elzem olduğunu fark edecektir. Bu eril, muhafazakâr, steril, can canlı ve konforlu alanların, dışında kalabilen her sanatçı toplumsal farklılıkların (din, dil, ırk, farklı cinsel kimler, farklı yaşam tercihleri) görünür olmasına, hepsinin birbirine eşitlendiği bir dünyaya katkıda bulunacak olanaklara sahip olacağı bilincine varabilir- varmalıdır.

5. Sanatçı ve aydınların yakılarak katledildiği bir coğrafyada sanatçı olmak nasıl bir hissiyat senin için? Buna bağlı olarak sanat ile aktivizm, sanatçı ile aktivist ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun? 

Farkında olmanın ve bilmenin acı verdiği bir toplumda yaşıyoruz. Bilişsel farkındalık ve bilinç arttıkça acı ve kaygı eşiğimiz artıyor. Majör kültürel kodların dışında, kendinizi etnik, dini, cinsel kodlarla birlikte muhalif sanatçı olarak tanımlıyorsanız. Durum katmerli bir hal alıyor. Kimlik meselesini çözüme kovuşturamamış, kimlikler arasında eşitlemeyi yapmamış avantaj, dezavantaj durumlarını çözememiş bir ülkede sadece sanatçı için değil sıradan vatandaş içinde yaşaması zor bir yer haline geliyor. Muktedir, kimlik meselesini çözmek yerine, bunu iktidarda kalmanın bir aygıtı olarak kullanıyor olabilir. Sizin için özgürlüklerin kısıtlanma nedeni olan kimi sorunlar, muktedir için toplumu yönetme, kontrol etmek için iktidarın aygıtı halini almış olabilir. Bu durumu fark eden her sanatçı artık bir aktivistten farksızdır.

 Sanatçı bir aktivist gibi hareket etmeli ya da onun yanında durmalıdır. Duramıyorsa da onun önüne geçmemelidir. Son yıllarda Sanatçıların toplumsal aksiyom geliştirmede oldukça zayıf ve geride kaldıklarını düşünüyorum. Belki de sanatçı belirli dönemlerde sanatçı rolünü terk edip salt birer sorumlu vatandaş gibi hareket etmesi gerekebilir.  Bu durum onun varlığını daha anlamlı kılabilir. Yukarıda da belirttiğim gibi sanatçı, atölyesini terk edip, üretmeme tercihini masasına koyup, sanatsal eylemsizlik durumunu bir direniş öğesine de dönüştürebilmelidir. Bu anlamda aktivistlerle birlikte yan yana durup, imge yaratma yetisini onların hizmetine sunmalıdır. 

Çünkü sokak sizin bütün yaratımlarınızın önüne geçebilecek ve hatta gölgede bırakabilecek bir yaratıcılık çeşitleri sergileyebiliyor. Son yıllarda aktivistlerin sokağa taşıdığı, sanatçıların yanına yaklaşamayacağı direniş performanslarına şahit olduk. Bu bize sanatçıların kamusal alanda etkin olma ve kamusal alanda sanatın icrası konusunda tekrar tekrar düşünmeye sevk ediyor. Kamusal alanda sanatın kendini göstermedeki zorluğu, elbette ki, sadece sanatın, işlemeyen dinamikleri ile açıklanacak bir durum değil. Muktedirin gündelik hayata nüfuz etme gücünün de bir yansıması. Sermayenin iyi çocuk, makul, duyarlı insan rolüne girerek, sanatı ve sanatçıyı, yıkanma, arınma, temizlenme çeşmesi gibi görmesi, sermayenin sanat ve sanatçı ile konfor üzerinden kurduğu ilişki gibi etkenlerde var.

Burada yanlış anlaşılmaya fırsat vermemek için şunu belirtmekte fayda var. Her sanatçı veya sanatın bütünü böyle davranmak zorunda değil. Sanatçı tuval karşısında direnç kanallarını oluşturacağına dair inanca sahip olabilir. Ya da masa başında fikir üretmekte. Yâda etliğe sütlüye de karışmakta istemeyebilir.

Bence bunda bir sorun yok. Sorun bunu tercih eden sanatçının söylemlerini bir gladyatör gibi sunması ve rol çalmasıdır. Sanatının muktedirin hizmetine sanatın ve sanatçının eylemlerini burada konuşmanın bir anlamı da yok

6. Sanat ve sanatçının desteklenmesi bağlamında uygulanan devletin kültür-sanat politikası hakkında ne söylersin? Kamudan beklentilerin nelerdir? Kamusal destek mi/özel sektörün desteği mi elzemdir senin için?

Burada siyah ya da beyaz gibi net bir tutum sergilemek zor. Gri alanlar çok. Fakat tanımlamaları iyi yaparsak nerede durmamız gerektiği daha kolay anlarız. Devlet, nasıl bir devlet. Sanatı desteklemesini beklediğimiz devlet hangi dinamikleri sahiptir. Despot, baskıcı, kültürel, toplumsal kodları her şeyi muhafaza etmeye programlı bir devletten destek beklemek ve bunda ısrar etmek ve hatta bunun tartışmasını yapmak gerçekçi bir tavır mıdır? Dolayısıyla günümüz devlet anlayışından böyle bir şey beklemek ve bunun tartışmasına girmenin sanat ve sanatçı için zaman kaybı olacağını düşürüyorum. Kodları ve dinamikleri yanlış olan bir siyasal iktidarın, onun normal görünmesini sağlayacak hiçbir tartışmaya girilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Böylesi bir tartışma yapmak karşımızda normal, olağan bir yapı var algısını güçlendirip onu makul bir yapı gibi gösterecektir. Müzakere etmeden, ortaklaşmadan, direnmek bizim için makul bir tavır olacaktır. Devlet ile sanat ilişiklisi ile ilgili fikrim ‘şimdiki zaman’ için öyle. Tabi kamu deyince aklımıza ilk gelen devlet ve kurumları olsa da bir de belediyeler (yerel yönetimler) var.  Son yıllarda yerel yönetimler ve sanat arasında karşılıklı fayda şeklinde gelişen bir ilişki var. Yerel yönetimler açısından, sanata ve sanatçıya birer halkla ilişkiler rolü verilmiş durumda. Bu sanatçıya görünürlük ve pazar sağlarken, yerel aktörler içinde vitrinini olabildiğince güçlü ve etkili tasarımlama olanağı sağlamakta. Elbette böylesi topyekûn bir çıkarım yakmak doğru olmasa da genel algı bu. Serbest piyasa ise daha başka getirileri ve götürüleri olan bir alan. 

Sanat piyasa ilişkisi, bazı durumlarda himaye şeklinde ilerlerken bazen de kısa vadeli sözleşmeler ve ortak çıkarlar şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu alanı diğerlerinden farklı kılan. Piyasanın, sanatçının üretim sürecini ipotek altına alması-alabilme olanağını elinde bulunduruyor olmasıdır. Piyasa, bazen galeriler bazen Full Art Prize gibi refüze sistemi üzerinden yapılan yarışmalar üzerinden sanatçılara ulaşır, bunu dinamik önü açık imgeseli güçlü, genç yetenekler bularak, onların üretim dinamiğini kullanır. Henüz sanat pratiğini yeni yeni oluşturan genç sanatçılarda bunu bir fırsat olarak görür. Üretim süreçlerinin tümünü galericilik sistemine teslim eder. Piyasa kendi dinamiklerinin fayda-çıkar hassasiyetlerini (artı değer) gözeterek, sanatçının üretimi dinamiklerinin gücü yettiğince yönlendirmek ister. 

 Olmuş, isim yapmış sanatçıya da itiraz edemeyeceği konfor ve retinaya hitap eden büyük prodüksiyonlu işler üretme olanakları üzerinden onun hem geçmiş hem gelecek üretim süreçlerini ipotek altına alır. Ve aslında sanatçı işinin iyi gitmesi ile görünürlük kazanırken, sanatsal alanda alanlar kapmaya, sanat sahasına yayılmaya başlar. Ve çarkın dışında kalan herkese karşı ‘duayen etiketi’ ile sanat ve özgürlük aforizmaları ile konuşup, en iyi sanatçının sanatına sadık kalan, kesintisiz üreten sanatçı olduğunu büyük bir keyifle haykırır. Elbette meselemiz sanata, topyekûn fikir ve pratikle yaklaşılması değildir.

Zaten günümüzün mottosu olan “Hız Dünyası’nda” Sanatta genel geçer ve değişmez kurallar koymak imkânsız gibi bir şeydir. Çünkü sanat, sanatçısının tanımlaması kadar büyüyebiliyorken, izleyicinin, eleştirmenin dünyasın kadarda farklı, dar-geniş, uzak-yakın olabiliyor. Bu sebeple çoğu zaman meselemiz sanatın kendisi değil, sanatçının kendisi oluyor. Sanatın sübjektif oluşunun sonucu olarak kesin kanaat getiremediğimiz- getiremeyeceğimizin kabulü ile birlikte. Meselemiz sanatın, yaratım-üretim özelliğinden gelen, sanat özgür bir alandır, sanat özgür alanlar ister, mottosuna uymak ve geliştirmektir. 

Tartışmasız saf bir özgürlük isteyen ve özgür ortamda hayat bulacak, büyüyecek olan sanatı, sanatçının salt kişisel fantezi ve faydacı dünyasına göre tanımlamasının müsaade edilmemesidir. 

7. Kişisel deneyimlerinden hareketle, bağımsız bir sanatçı olmak ile bir galeri tarafından temsil edilen sanatçı olmak arasındaki (avantaj/dezavantaj, sanatsal özgürlük, sanat üretimine müdahale) farklar nelerdir? Özellikle Türkiye’deki galericiliğin işleyişi hakkında değerlendirmen nedir?

Bağımsız bir sanatçı olmak, bir avantaj veya dezavantaj olup olmadığı sanatçının dünyaya, hayata, insana, doğaya, hayvana nasıl baktığıyla alakalıdır. Yaşamı, beraber yaşamak ve eşitlikler, üzerinden okuyorsanız. Sanatı, derdinizi anlattığınız, yaranızı sardığınız ve çığlığınızı attığınız bir mecra olarak görüp, yerini, zamanını, yöntemini siz karar verecekseniz bağımsız hareket etmek zorundasınız. Aksi takdirde süreç ve üretimlerinizle ilgili sizin dışınızda mevcut birçok etken peydah olacak, süreç ve üretimlerinizi bu peydah olan koşullara göre planlayacaksınız. Günümüz Türkiye sanat ortamını oluşturan birçok dinamik, rolünü netleştirememiş ve net olarak tanımlayamamış durumdadır.  Şöyle ki, sanatı bir sektör olarak ya da toplumsal bir aksiyom ya da direnç durakları olarak tanımlamak. Bu karasızlık bir yönteme dönüşmüş durumda. Bu bize iktidarın yönetme şeklinin bir armağanı. Rolleri muğlaklaştır net olarak tanımlamaktan uzak dur, böylelikle herkesin her yerde veya her şeyin de her yerde durmasını sağlayarak doğru ve yanlışı eşitle. Sanatçılar için risksiz ortamlar yaratarak, ilkeler arasında geçişleri kolaylaştırmış durumda. Anormal olanın normalleşmesi, olağan üstünün olağanlaşması gibi. Örneğin, büyük doğa olayına neden olmuş güçlü sermaye kuruluşunun, büyük prodüksiyonlu sanat projelerine destekleyicisi olmasının, ne var bunda gibi fikirlerin olağanlaşması. Galeri, sanata göre mi hareket edecek yoksa sanatçıya göre mi hareket etmeli konusunda kafası karışık ve netleşmemiş durumda. Çünkü biliyorlar ki, sanat sanatçıdan önce vardı, dolayısı ile sanatçıdan önce var olmuş bir yapıyı sanatçı üzerinden tanımlamanın uzun vadeli bir öneriye sahip olmadığının kendisi de farkında. İkilemi ortadan kaldırmak için sanat-sanatçı ilişkisini muğlaklaştırarak kendi konumu sağlamlaştırmış oluyor ya da sanıyor. Özetle Türkiye’de, sanat ve sanatçı tartışmasında sertleşmek, netleşmek ve riskleri göze alarak tartışmak gerekiyor. Sanatçı istediği mevziiye çekilebilir. Kendisini de o mevziden savunabilir. Lakin hiç o mevziinin arkasında durmamış gibi konuşamaz, pratiklerini mevzi arkasında durmamış gibi uygulayamaz. Herkes, hangi mevziinin arkasındaysa o mevziiye ait dili kullanırsa, durum daha net bir hal alacaktır.

8. Sanatın gelişimi bağlamında sanat piyasasının (müze ve koleksiyonerler çerçevesinde) belirleyicilik kazanması olasılığı ya da durumu hakkında ne düşünüyorsun?

Bu piyasa-sanatın kurumsallaşması demektir. Bu benim için karşı durulması gereken bir durum. Fakat sanat, dönüp dolaşıp kendisini piyasa, müze ve koleksiyoner üçgeninde yeniden ve yeniden tanımlanıyor buluyor. Bunun en büyük nedeni. Sanatın değil sanatçının kendisinin oluşturduğu kurallar manzumesinin öne çıkmasıdır. Bu sübjektiflik alanının genişlemesi dikkate alınan genel geçmez sanatın tartışılmaz kaidelerinin şeffaf geçirgen olarak yorumlanabilir olmasıdır. Daha da ötesi, liberal siyasi/ekonomik öğretinin bu alana fazlaca nüfuz etmesidir. Sanatın bu üçgende kıstırılması, sanatçının salt tercihleri ile yaratılan bir durum değildir. Bu elbette muktedir, sermaye ortaklığından doğan fikriyatın Müze ve Koleksiyoneri birer piyasa aygıtı olarak kullanmasıdır. Bunun sonucunda yaratılan konformist üretim/sergileme mekânları sanatçılar için birer cazibe alanlarına dönüşmüş ve bu piyasa-sanat ortamının meşruluk kazanmasına neden olmuştur.  Oysa hiçbir sanat eseri/yapıt, insanı aciz hissettirecek bir görselliğe ekonomik değere sahip olmamalıdır.

 Sanat yapıtı, piyasanın ve koleksiyonerlerin kucağına düşmüşse, toplumsal gerçekliği, duygusu, iletmek istediği mesajda piyasa-sanat tarafından satın alınmış demektir. Hakikati değil makul olanı dillendirmeye başlamıştır. Sanat kendine hakikati söyleme-yakalama gibi bir misyon edinmişse, yapıt/eser, makul olanın peşinde koşmamalıdır. Sanat yapıtı makul olanın değil, hakikati dillendirendir. Piyasa, müze, koleksiyoner (piyasa-sanat) üçlüsünü, sanatın tripotu gibi kullanan piyasa-sanat, ‘Makul Olan’ sanatçı modelini pazarlama hedefindedir. Piyasa-sanat, ‘makul olan’ın, toplumsal yaşam için vazgeçilmez, sanatçının da bu vazgeçilmez olanın bir savunucusu olduğu, iddiasında bulunur. Oysa bu durum sanat açısından, çok da öneme sahip değil. Çünkü sanat uzlaşmayı aramaz, uzlaşmanın derdine de düşmez. Sanat, bir birlikte yaşama beyannamesi değildir. Sanatçının majör toplumsal yaşamı kutsayan, insanların birbirine eşitlenmediği, uyum içinde yasamayı yücelten bir amacı da ödevi de yoktur.  Sanat, eşitleme, eşit kılma, mücadelesinin olduğu kadar, hakikati bulmaya çalışan ve onun ardına düşen olmalıdır.

9. Bir eserinin kara para aklamak üzere satın alındığını öğrensen ne hissedersin? Genel olarak sanat eserinin metalaşması üzerine ne düşünüyorsun?

Kötü hissederdim. Bir tavır koymak gerekiyorsa da o çalışmamdan feragat ederdim. Artık böyle bir çalışmamın olmadığını beyan ederdim. Mesele sanatçının çalışmasının, böylesi büyük bir paranın karşılığı haline gelmesidir. Piyasa-sanat metasına dönüşmüş olmasıdır.  Bir eserin metalaşması hakkında şunu söyleyebilirim berbat bir şey. Bir yapıt/eserin metaya evrilmesi- piyasa koşullarına ayak uydurması ve o dünyanın bir aparatı haline gelmesi, onun salt retinaya ve ajite edilebilen duyguya hizmet eden, estetik olmayan ama güzel bir objeye dönüşmesi demektir. Banknotların istiflenmesi ile değer kazanan yapıt, imgeden objeye, derinlikten yüzeye ve sığlaşmaya doğru evirilerek, hikâyesini genişletecek, fason üretim yapan baskı atölyelerinin müdavimi olacaktır. Elbette bu onu tahmin edilmez bir artı değere ulaştıracaktır. Resmi sanat tarihinin vazgeçilmezi öğesi kılacaktır. Gündelik hayatı direngenliği anlamından çıkıp, gündelik hayatın süsleme motifi halini alacaktır. Büyük müzelerin en çok ziyaret edilen listelerine yerleşip, kendisini var eden sanat ve ortamının üstünü örterek onu yok edecektir.

10. Sanat tarihinin nesnel koşullarda yazıldığını düşünüyor musun? Bu yazımı etkileyen kişi, kurum ve çevreler hakkında ne dersin? Hakikate, samimiyete, tarafsızlığa ve nesnel bilgiye dayanan bir sanat eleştirisi ihtiyacı üzerine ne düşünürsün? 

Elbette sanat tarihinin nesnel koşullarda yazıldığını düşünmüyorum. Sanat tarihi nesnel koşullarda yazılmış veya yazılıyor olsa Batı Sanat tarihi at başı koşmazdı. Sanat tarihi yazımı, disiplinlerin kolektif bilinç oluşturarak yazdığı bir tarih yazımı olduğunu elbette düşünmüyorum. Sanat tarihi yazımı politika/ekonomi/siyaset/resmi kültürel kurumların majör siyasal gücün çeperinde kalarak yazıldığını düşünüyorum. Gerçi 2000’li yıllardan sonra sanat tarihi yazımına ihtiyaç var mı?  Sanat ortamında bunun eksikliği hissediliyor mu açıkçası bilemiyorum. Kuşkusuz ki bir arşive arşivlemeye ihtiyaç vardır. Ama büyük anlatıların yer aldığı, ortak toplumsal duyguların oluşturulmaya çalışıldığı bir tarih yazımının, kendi adıma çok da eksikliğini hissettiğim bir şey değil. Hakikatli, samimi tarafsız ve nesnel bir sanat eleştirisine her zaman ihtiyaç vardır. Sanat dünyasında bu anlamda etkili yazılar yazan arkadaşlarda var. Fakat bu yazılar alternatif sanat tarihi yazımına kaynak sağlayacak kadar çok değil. Olması da gerekmiyor belki de. İnandıklarımızın paralelinde sanat tarihi yazılması ve bunun majör kültüre dönüşmesini beklemek elbette bir hak. Ama bir gereklilik mi emin değilim.

11. ”Sanat iyileştirir” popüler söylemi için ne düşünüyorsun? Bu bağlamda küratörlük kurumuna bakışın nasıl? Kurumsal ve bağımsız küratörlerin seninle iletişimi nasıl?

Romantik popüler bir söylem. Yasadığımız son depremin ardından neredeyse her ağızdan sıkça duymaya başladım. Sanatçı, Küratör, izleyici herkes bütün gücüyle sanat iyileştirir sloganını atıyordu. Sanatın, insana iyi gelen, onu dillendiren, uzaklaştıran, hayal kurduran, coşturan yanı vardır. Fakat bunların tümünün sanatın asıl misyonudur diyemeyiz. Çünkü bunlar sanatın kişiler üzerinde bıraktığı etki ile alakalıdır. Buradaki mesele sanatın bir kişiyi iyileştirmesi ona iyi gelmesi değildir. Mesele bir toplumu iyi etme kabiliyeti ve topluma edeceği olumlu etki ile alakalıdır.  Yaşamsal ve var olma sorunu yaşayan bir toplum, sanatla iyileşmez buna da ihtiyacı yoktur. Burada sanattan beklenen toplumun yarasını -şiirsel söz-ses edasıyla- anlatması betimlemesi, yarayı kapatması değil. O yarayı açık tutarak, açık kalan yara üzerinden örgütlü bir bilinç. Hak arama, kolektif yas tutma kültürünü becerisini diri tutmaktır. Kolektif yas tutma becerisi, kolektif hafızayı da ortaya çıkararak ortak bir bilinç ve hareket edimine neden olacaktır. Sanat kendini burada göstermelidir. Sanat iyileştirir sloganı sanatı yara bandı görevi görmekten öte gitmez.

Kurumsal küratörlerle iletişimim yok denecek az. Bu birazda benim tercihim. Kurumsal Küratörlerle iş tutmak sürekli ve kesintisiz üretmeyi gerektiriyor. Sürekli ve kesintisiz üretmek benim sanat anlayışıma uygun olmadığından kurumsal olarak çalışan küratörlerle iletişimim yok denilecek kadar az. Bağımsız Küratörler ile iletişimim ise iyi diyebilirim. Ve bağımsız küratörlerle iletişimde olmayı seviyorum.

 

12. Son olarak konuyla ilgili eklemek istediğin bir şey var mı?

 

Yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder