SANATÇILAR

Özlem Şahinler

1. Sence sanatçı mı doğulur yoksa sanatçı mı olunur?

Kişisel görüşüm, sanatçının doğuştan gelen bir eğilim ve duygu durumuyla var olduğuna yöneliktir. Sanattaki, görü ve farkındalık hissinin aniden ortaya çıkmadığını, geçmişle köklü bir ilişkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, sanatçı olmamızı etkileyen unsurların, çok önceden oluşmuş ve zamanla evrim geçirmiş faktörler olduğunu savunuyorum.

Yaratma ve hayal etme güdüsü, bilinçli düşüncenin yanı sıra, bilinçsiz bir şekilde de kendini her anımızda ifade eder. ‘Sanatçı’ olma halinin sonradan kazanıldığını düşünmek; malzemelerimizi, üretim süreçlerimizi ve düşünce sistemimizi, yaşamın doğal akışından ayrıştırmak anlamına gelir. Oysa, sanatın her bir parçası, doğrudan veya dolaylı olarak birbiriyle etkileşim halindedir. Hiçbir öge, diğerlerinden kopuk değildir; her biri, geniş bir ağ içinde birbirini etkiler.

Sanat eserlerinin köklerinin geçmişten gelen derin bir bağlantıyı yansıtması, bu etkileşimlerin sonucudur. Bazı yaratıcı eğilimlerimizin kökenlerini tam olarak çözümlemek mümkün olmayabilir; bilinçsiz eylemlerimiz bile, bu derin kökenlerin bir yansıması olarak ortaya çıkar.

Ancak ‘sanatçı doğulur’ düşüncesinin, çaba ve emek olmadan ‘sanatçı olunabileceği’ anlamına gelmediğini vurgulamak önemlidir. Yeteneğin ve potansiyelin gerçek anlamda değer kazanması, bu yeteneklerin çaba, emek ve sürekli bir öğrenme süreciyle birleşmesini gerektirir.

Sonuç olarak, sanatçı hem doğulur hem de olunur. Bu kimliğin gelişimi, içsel eğilimlerin yanı sıra dışsal etmenler, çaba ve sürekli bir öğrenme süreciyle şekillenir. 

2. İleride örneğin ’ressam’ ya da ’heykeltraş’ olarak mı anılmak istersin yoksa ’sanatçı’ olarak mı? Neden?

Kişisel olarak, 'sanatçı' olarak tanımlanmayı tercih ederim. 'Sanatçı' terimi, yaratım sürecindeki sınırsızlığı ve yaratıcılığın özgürlüğünü de ifade eder. 'Ressam' ya da 'heykeltraş' gibi spesifik unvanlar, yaratım süreçlerindeki çok yönlülüğü ve keşif arzusunu sınırlayabilir. Sanat, duyguların ve düşüncelerin beklenmedik formlarda somutlaşabileceği bir serüvendir. Bu bağlamda, sanat pratiğimde her zaman yeni yolları keşfetme ve bu keşifler doğrultusunda kendimi ifade etme özgürlüğünü korumak isterim.

'Sanatçı' terimi, bir anlamda sanatın geniş kapsamlı ve sürekli evrilen doğasını da yansıtır. Bu tanım, sanatın sadece belirli bir teknik veya disiplinle sınırlı kalmayıp, sürekli olarak dönüşen ve yeniden tanımlanan bir alan olduğunu vurgular. Sanatçı olarak, farklı teknikler ve materyaller arasında serbestçe geçiş yapabilmek ve her birinde yenilikçi anlam arayışında olmak benim için önemlidir. Bu esneklik, sanatın çok boyutlu doğasını ve sürekli gelişen yapısını daha iyi yansıtma imkânı sunar.

3. Sadece sanat yaparak ’hayatta -ve sanatta- kalmak’ ve üretken olmak mümkün mü senin için? Sanat yaparak hayatta kalmayı başarıyorsan, bunu nasıl mümkün kılıyorsun?

Sanat yaparak ‘hayatta ve sanatta kalmak’ tek başına mümkün görünmüyor. Bu sorunun yanıtını kesin doğrular veya yanlışlar üzerinden tanımlamak güç; çünkü bu durum, yaşanılan toplum ve ekonomik koşullara göre değişkenlik gösterebilir. Özellikle Türkiye gibi ekonomik zorluklar yaşayan ülkelerde, sanat pratiği tek başına yaşamı ve sanatı sürdürülebilir kılmakta yetersiz kalmakta. Ancak, farklı ekonomik ve toplumsal koşullarda, sadece sanat yaparak hayatta kalmak mümkün olabilir.

Üretkenlik, yalnızca tek bir kanal üzerinden değil, birden fazla yol ve yöntem aracılığıyla da gelişebilir. Asıl önemli olan, seçilen yolların bütüncül bir bakış açısıyla ele alınabilmesidir. Bazen birden fazla yol aynı yaratıcı güdüyü besleyebilirken, bazen tek bir yol bu güdüyü sürdürebilir. Bu durum tercihlerimizin sayısından çok, bakış açımız ve algılama biçimimizle ilişkilidir. Yaratım gücü, seçilen alan ne olursa olsun, uygun ortamı bularak filizlenir ve gelişir. Yaratıcılığın özü; seçtiğimiz alanların da ötesinde, bakış açımız ve nasıl gördüğümüzle doğrudan bağlantılıdır.

Bu nedenle, ‘sanat yaparak hayatta kalabilmek’ konusunda, kişisel olarak bu hedefi başardığımı düşünmüyorum. Sanat, varoluşun bir parçası olabilir, fakat tüm yaşam koşullarını ve ekonomik gereksinimleri karşılamak için çeşitli yollar ve stratejiler gerektirebilir.

4. Sanatsal ifade özgürlüğünün engellenmesi veya sınırlanması (kimlik, toplumsal cinsiyet, küir vb.) bağlamında sansür ve otosansür konusunda ne düşünüyorsun? Üretim yaparken sansür ile karşı karşıya kalıyor musun?

Sanat pratiğimi, günlük yaşamda yaygın olarak kullandığımız ‘dilin’ sınırlarını aşma aracı olarak görüyorum. Dil, duyguların ve düşüncelerin sıkıştırıldığı ve tekdüze bir hale getirildiği bir sansür aracı gibi gelebilir. Bu perspektiften bakıldığında, günlük yaşamda dile getiremeyip bilinçli olarak tanımlayamadığımız birçok şeyi, kendine özgü bir yaratım dili aracılığıyla ifade etmeye çalışmaktayız. Bu dışa vurum, yalnızca kişisel çekinceler ve içsel baskılardan değil, aynı zamanda toplumsal ve cinsiyete dayalı yargılardan da kaynaklanmakta. Sansürün mevcut olduğu bir ortamda, sansüre karşı çıkan bir yaklaşım sergilemekle birlikte, bu sansürle baş etmenin getirdiği içsel bir çatışmanın da yaşanmakta olduğunu düşünüyorum.

Yaratım süreçlerinde ne kadar dışavurumsal bir bakış açısı benimsenirse benimsensin, özgürlüklerin kısıtlandığı ve sürekli eleştirinin hedefi olunduğu bir toplumda yaşamanın etkisiyle; bazen farkında olmasak da, yarattığımız eserlerin üzerini kapattığımızı veya üretimlerimize ket vurarak engellediğimizi fark etmekteyim.

Bu iki durum birbirini sürekli olarak tetiklemekte. Böyle bir toplumda, baskının ve sansürün doğurduğu bu iki yönlü etki, hem özgür bir dışa vurumun önünde bir engel oluştururken hem de bu baskılardan kaynaklanan bir yaratım dinamizmi yaratmakta. Bu bağlamda, sansür ve otosansürün sanat pratiğimiz üzerinde dolaylı da olsa etkili olduğunu kesinlikle düşünüyorum.

5. Sanatçı ve aydınların yakılarak katledildiği bir coğrafyada sanatçı olmak nasıl bir hissiyat senin için? Buna bağlı olarak sanat ile aktivizm, sanatçı ile aktivist ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun? 

Sanatçı ve aydınların yakılarak katledildiği bir coğrafyada sanatçı olmanın, derin bir psikolojik ve toplumsal baskıyı beraberinde getirdiği düşüncesindeyim. Bu bağlamda, sanatçının varoluşunu, kolektif hafızanın etkilerini yansıtan ve dönüştüren bir eylem olarak değerlendirilebilirim… Coğrafyanın ve evrenin kolektif hafızasına olan inancım, bireysel varoluşun bu hafızadan tamamen bağımsız olamayacağını da göstermektedir. Bu bağlamda, toplumsal veya coğrafi koşullardan en az etkilenmiş olduğunu düşünen bir bireyin bile, kolektif bilinç dışının etkilerinden kaçamadığını düşünmekteyim. Bu durumun, yalnızca tarihsel ve kültürel mirasla sınırlı olmadığını; aynı zamanda acılar, ötekileştirmeler ve yıkımların da beraberinde getirdiği kolektif hafızanın bir parçası olduğunu düşünmekteyim.

Tarih boyunca hastalıklar ve genetik miras gibi; acılar, ötekileştirmeler ve yıkımlar da kolektif hafızadan bireylere aktarılmaktadır. Bu aktarım, sanat yoluyla bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde dışa vurum yolu bulmaktadır. Sanatçı, bu acıların ve toplumsal dinamiklerin izlerini, bilinç dışı eylemler ve yaratımlarında ifade etmektedir. Mitlerde, hikayelerde ve sembollerde görülen ortak temalar, kolektif hafızanın sanatsal ifadelere nasıl yansıdığını göstermektedir. Bu anlamda, çeşitli kültürlerde benzer duygularla ortaya çıkan temalar, kolektif hafızanın evrensel izlerini tekrardan gözler önüne serer.

Sanatçının bu bağlamdaki rolü, bu kolektif hafızayı ve toplumsal sorunları sanat aracılığıyla açığa çıkarmak ve dönüştürmek olarak şekillenebilir. Tarih boyunca ötekilik kavramı, karanlık ve aydınlık arasındaki çatışmalar ifade edilmiş ve bu ifade biçimleri ile günümüze kadar evrilmiştir. İnsan, bu süreci anlamak ve dönüştürmek için yaşam piramidinin tepesinden inerek, sahip olduğu becerilerle sorumluluk hissetmelidir. Bu sorumluluk, sanatın aktivizmle ilişkisini güçlendirmekle birlikte ve sanatçının toplumsal değişimin bir aracısı olma yeteneğini de pekiştirir.

Sonuç olarak, sanatçı olmak, kolektif hafızanın derin etkilerini taşıyan ve bu hafızayı dönüştüren bir eylemdir. Sanatçı, bu etkilere duyarlı olarak sanatı, toplumsal değişimin bir aracı olarak kullanma yeteneğine sahip olabilmelidir.

6. Sanat ve sanatçının desteklenmesi bağlamında uygulanan devletin kültür-sanat politikası hakkında ne söylersin? Kamudan beklentilerin nelerdir? Kamusal destek mi/özel sektörün desteği mi elzemdir senin için?

Sanat ve sanatçının desteklenmesi bağlamında uygulanan kültür-sanat politikalarının genellikle “sınırlayıcı” ve “belirli beklentiler” doğrultusunda şekillendirildiğini gözlemlemekteyim. Bu desteklerin “kıymetli, özgün veya kayda değer” bir noktaya ulaşabilmesi için, daha kapsayıcı ve özgür bir alan yaratılması gerektiği görüşündeyim. Desteklerin içine belirli kurallar ve kriterler eklenmesinin, yaratım sürecinin özgünlüğünü ve çeşitliliğini sınırladığını; ve bu durumun, sanatsal üretimin tekdüzeleşmesine de neden olduğunu düşünmekteyim.

Özellikle Türkiye’deki mevcut durum, bu sınırlamaların sanatçıların yaratıcılığını nasıl etkilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Sanatçılar, bu sınırlamalardan etkilenerek ya koşullara uygun üretim yapmaya çalışmakta, ya da bu sınırlamalardan kaçınarak yeni üretim yolları aramaktadır. Her iki durumda da, sanatçıların kendi içlerinde bir bölünmeye yol açarak, sanatsal üretkenliklerini zorlaştırmaktadır.

Kamusal destek ile özel sektör desteği arasında ayrım yapmadan, her iki desteğin de değerli olabileceğini savunuyorum. Ancak, kamusal desteklerin genellikle daha geniş bir çokseslilik ve kapsayıcılık sunduğu düşüncesindeyim. Kamusal alan, sanatın toplumsal katmanlar arasında daha eşitlikçi ve kapsayıcı bir şekilde yayılmasını sağlamakta. Öte yandan, özel sektör desteklerinin çoğu zaman belirli bir gruba veya estetik anlayışa indirgenmiş olması, desteklerin belirli sınırlar içinde kalmasına da neden olabilmekte.

Sonuç olarak, sanat ve sanatçının desteklenmesinde kamusal ve özel sektör desteklerinin her biri kendi içinde değerlidir. Ancak, kamusal desteklerin sanatsal üretkenliği daha geniş bir spektrumda destekleyebilme kapasitesi, genel olarak daha etkili bir destek mekanizması olarak öne çıkmaktadır.

7. Kişisel deneyimlerinden hareketle, bağımsız bir sanatçı olmak ile bir galeri tarafından temsil edilen sanatçı olmak arasındaki (avantaj/dezavantaj, sanatsal özgürlük, sanat üretimine müdahale) farklar nelerdir? Özellikle Türkiye’deki galericiliğin işleyişi hakkında değerlendirmen nedir?

Temsil, genellikle sanatçının bir galeri ile kurduğu ilişkinin iki yönlü etkilerini içerebilir: Bir yandan aidiyet, kolektif bir ruh ve dayanışma sağlarken, diğer yandan sanatsal sınırları çizerek belirli bir estetik çerçeveye yerleşmeyi zorunlu hale getirebilir.

‘Temsil edilmek’, genellikle belirli bir ‘çember’ içinde kalmayı gerektirebilir. Bu çember, galerinin estetik tercihleri ve ticari hedefleri doğrultusunda şekillenip sanatçının yaratıcı sürecini sınırlayabilir. Galerinin sunduğu destek ve görünürlük avantajları, sanatsal özgürlüğü kısıtlayabilecek bazı standartlara uyum sağlamayı da beraberinde getirebilir. Ve bu durum, sanatçının yaratıcı vizyonunu ve estetik bütünlüğünü zorlayabilir, hatta bazı sanatsal ödünler vermeyi bile gerektirebilir.

Bağımsız bir sanatçı olarak çalışmak ise genellikle daha geniş bir yaratıcı özgürlük alanı sunabilir. Bağımsızlık, sanatçının estetik ve yaratıcı süreçlerde kendi sınırlarını belirlemesine olanak tanıyabilir. Bu bağlamda, bağımsız sanatçılar kendi özgün projelerini geliştirme ve çeşitli estetik formlarda deneyler yapma şansına sahip olabilirler. Bağımsızlığın sunduğu olanakları kullanarak bir kolektif oluşturmak, galeri ve temsil düşüncesinden daha özgür bir alan sağlayabilir. Bağımsız bir kolektif, dayanışmayı ve ortak bilinci korurken belirli bir estetik çizgiye bağlı kalmadan, formdan forma geçiş yaparak akış halinde kalma olanağı sunabilir. Bu bağlamda, bağımsız olmanın getirdiği özgürlükle birlikte kolektif bir bütünlük oluşturmanın sanat pratiğinin çeşitliliğini ve derinliğini artırıcı etkisini daha kıymetli bulmaktayım. Bu yaklaşımın, sanatçının yaratıcılığını sınırlamadan organik bir gelişim süreci içinde kalmasına daha da etki edeceği düşüncesindeyim.

Türkiye'deki galericiliğin işleyişine dair gözlemlerim ise, genellikle popüler ve uluslararası düzeyde kabul görecek işlerin ön planda olduğunu göstermektedir. Bu coğrafyanın kendine özgü anlatım dili ve estetik değerlerine hâlâ temkinli yaklaşıldığını düşünmekteyim. Çoğu zaman, bu coğrafyaya özgü nitelikler, bu bölgede yaşamayan kişilerin üslubuyla yorumlanmakta, çünkü bu yaklaşım daha geniş bir kabul görür gibi algılanmaktadır. Gerçekten de, bu coğrafyada yaşayan bir sanatçı tarafından anlatılan bir konunun, yazacağımız bir metin yerine bir ‘ağıt’, bir rengin yerine bir ‘sembol ya da bir koku’ alması olasılığı vardır oysa ki...

Ancak, çoğu zaman bu özgün ve yerel anlatım biçimlerinin kabul edilme riski, seçilmiş ve daha önce kabul görmüş yolları tercih etme eğilimini artırmaktadır. “Ya bu kendine özgü ağıtı, sembolü ya da kokuyu kimse kabul görmezse?” sorusu, birçok kurum ve kişinin bu tür riskleri göze almak yerine daha standart ve önceden onaylanmış yolları tercih etmesine neden olmaktadır. Bu durum, gerçekten kendine özgü olan renklerin ve tınıların yeterince şekil bulamamasına yol açıyor gibi görünmektedir.

Özellikle, sanat dünyasında, özgün ve yerel anlatımların kabul görme riski, genellikle standartlaştırılmış estetik normlara uyum sağlama eğilimini körüklemektedir. Sanatın bu riskten kaçınarak daha evrensel ve kabul görmüş estetik formüllere yönelmesi, çoğu zaman özgün yaratımların değerini ve derinliğini yeterince yansıtamayan bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, gerçekten kendine özgü olan anlatımların yeterince görünür ve değerlendirilebilir hale gelmediğini gözlemliyorum.

8. Sanatın gelişimi bağlamında sanat piyasasının (müze ve koleksiyonerler çerçevesinde) belirleyicilik kazanması olasılığı ya da durumu hakkında ne düşünüyorsun?

Sanatın gelişiminde müzeler ve koleksiyonerlerin rolü, büyük bir öneme sahip; ancak bu aktörlerin sanat piyasasında ‘belirleyici’ bir etkisi olup olmadığı konusunda bazı çekincelerim bulunmakta. Müzeler ve koleksiyonerler, sanatçıların eserlerine değer atfetmek ve sanat piyasasında bir standart oluşturmak açısından önemli katkılarda bulunmaktalar. Bununla birlikte, ‘belirleyicilikleri’ her zaman tutarlı ve nesnel olmayabilir düşüncesindeyim.

Sanatın değerinin belirlenmesinde çoğunluk algısının etkisi büyük; ancak bu algının, tarihsel bağlamdan ve dönemin estetik anlayışından bağımsız olarak sanatsal değerleri doğru bir şekilde yansıtıp yansıtmadığı sorgulanabilir. Bir dönemde ve belirli bir nesilde kabul görmeyen bir eser, zamanla ve farklı kültürel bağlamlarda çok daha farklı yorumlanabilir ve değer kazanabilir. Dolayısıyla, çoğunluğun onayladığı veya beğendiği bir sanat formunun, otomatik olarak gerçek ve nesnel bir temsil oluşturduğu varsayımı yanıltıcı olabilir.

Sanat, özünde sürekli bir evrim ve değişim içindedir; bu yüzden, bir sanat eserinin ya da sanatçının değerinin, yalnızca mevcut piyasa dinamiklerine veya koleksiyon sahiplerinin beğenisine dayandırılması eksik bir yaklaşım olabilir. Sanatın gerçek değeri, zaman ve kültürel bağlam içinde değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılabilir. Bu bağlamda, sanatın gelişimine dair kriterlerin ve değerlendirme ölçütlerinin, geniş bir perspektifle ele alınması gerektiği düşüncesindeyim.

Sonuç olarak, müzeler ve koleksiyonerlerin sanat üzerindeki etkisi önemli olmakla birlikte, sanatın gelişiminde belirleyici bir rol oynayan faktörlerin çeşitliliği ve dinamikliği göz önünde bulundurulmalıdır. Sanatın gerçek ve kalıcı değeri, sadece mevcut algılara ve piyasa standartlarına değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bağlamlara da bağlı olarak şekillenir.

9. Bir eserinin kara para aklamak üzere satın alındığını öğrensen ne hissedersin? Genel olarak sanat eserinin metalaşması üzerine ne düşünüyorsun?

Bir sanat eserinin kara para aklama amacıyla satın alındığını öğrenmek, derin bir hayal kırıklığı ve rahatsızlık yaratabilir. 

Yaratım süreci, çoğu zaman kişisel bir introspeksiyon (içgözlem) ve ifade özgürlüğü olarak kabul edilebilir; bu bağlamda, eserin metalaşması ve ekonomik bir araç olarak kullanılması, eserin içsel değerini ve anlamını gölgeleyebilmektedir.

Yaratım sürecini, bir nevi kendine özgü ve sansürsüz bir günlüğe benzetmekteyim. Bu süreçte, sanatçının iç dünyasından ortaya çıkan duygular ve düşünceler, belirli bir estetik forma dönüşür. Eğer bu süreç, sadece ekonomik çıkarlar için kullanılacaksa, eserin öznel değeri ve yaratımındaki kişisel anlamın göz ardı edileceği de düşünülmelidir.

Bu bağlamda, sanat eserinin metalaşması, yaratıcı süreci ve estetik derinliği sınırlayan bir etki yaratabilir. Eser, özgün bir ifade biçimi olarak değerlendirilmek yerine, ekonomik bir nesne olarak algılanabilir. Bu durum, yaratıcı süreçteki özgürlüğü ve eserin özünü ifade etme hakkını kısıtlamaya kadar gidebilir.

Sonuç olarak, sanatın yalnızca piyasa değeri ve ekonomik faydalar ile değerlendirilmesi, estetik ve kültürel bağlamının önemsendiği bir açıdan rahatsız edici etki yaratabilir. Dolayısıyla, sanat eserlerinin metalaşması, genellikle sanatçılar tarafından istenmeyen ve kısıtlayıcı bir süreç olarak görülebilir.

10. Sanat tarihinin nesnel koşullarda yazıldığını düşünüyor musun? Bu yazımı etkileyen kişi, kurum ve çevreler hakkında ne dersin? Hakikate, samimiyete, tarafsızlığa ve nesnel bilgiye dayanan bir sanat eleştirisi ihtiyacı üzerine ne düşünürsün?

Sanat tarihinin nesnel koşullarda yazıldığını düşünmüyorum. Tarih, her dönemde egemen olan düşünce ve ahlaki normlarla şekillendiği için, sanat tarihinin de aynı şekilde nesnelliği yitirmiş olabileceğini öngörüyorum. Tarihsel yazımlar, dönemin egemen ideolojilerinden etkilenir ve bu da sanat tarihinin nesnel ve tarafsız olmasını engelleyebilir düşüncesindeyim.

Sanat eserleri, yaratıldıkları dönemin öznel koşullarını yansıtsa da, her yapıtın kendine özgü bir samimiyet ve duygu taşıdığını düşünmekteyim. Bu nedenle, eserlerin içindeki duygular ve dışa vurumlar, tarihsel nesnelliği anlamada bir tür referans sağlayabilirler. Her sanat eseri, sanatçısının yaşadığı dönemin gerçeklerini ve hislerini yansıttığı için, bu eserler aracılığıyla tarihsel gerçekliği anlamanın mümkün olabileceği kanısındayım.

Bu bağlamda, sanat eleştirisinin sadece olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerden ibaret olmadığını belirtmekle birlikte, ‘’bir şeyleri yermek’’ olarak görülmemesi gerektiği düşüncesindeyim.

 

 

11.’’Sanat iyileştirir” popüler söylemi için ne düşünüyorsun? Bu bağlamda küratörlük kurumuna bakışın nasıl? Kurumsal ve bağımsız küratörlerin seninle iletişimi nasıl?

"Sanat iyileştirir" popüler söylemi, genellikle dar bir perspektiften ele alınmaktadır.

Sanatı, bir yara ile kurulan ilişki biçimleriyle karşılaştırabilirim. Bir yaranın varlığını kabul etmek, derinliğini ölçmek ve acısını hissetmek, yaranın tüm süreçlerinin bir parçasıdır. Yara bazen kabuk tutar, bazen ise iyileşemeyebilir; ancak, bu durumlar sanatın yarayla kurduğu ilişkiyi anlamak açısından önemlidir. Yarayı iyileştirmek için onun doğasını tam olarak kavrayabilmek gerektiğini düşünüyorum. Bazen yaranın iyileşemeyeceğini bilmek bile iyileşme sürecine katkıda bulunabilir...

Bu bağlamda, küratörlük kurumuna da benzer bir şekilde yaklaşıyorum. Küratörlük, bir yandan iyileştirme süreciyle ilişkili olabilirken, diğer yandan yara ile başa çıkmayı gerektirmektedir. Bir şifacının her yarayı iyileştiremeyeceğini öngöreceğimiz gibi, her yaranın iyileşmeye açık olmadığını da kabul etmek gerekir.

Kurumsal ve bağımsız küratörlerle olan iletişim deneyimlerimi değerlendirirken, genellikle bağımsız küratörlerle çalışma fırsatı bulduğumu belirtmek isterim. Deneyimlerimin sınırlı olmasına rağmen, her iki bağlamda da iletişimin derinliğinin ve karşılıklı senkronizasyonunun büyük önem taşıdığını gözlemledim. Kurumsal ve bağımsız küratörler arasındaki ayrımların ötesinde, kurulan ilişkilerin derinliğinin, sanat üretiminin samimiyeti ve derinliği açısından kritik bir rol oynadığını düşünmekteyim.

 

12. Son olarak konuyla ilgili eklemek istediğin bir şey var mı?

 

Yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder